oncu
/

YazılarWritings ·

Çalışmayanın cesareti

Hiç iş yapmamış olan en rahat masada konuşur. Çalışanın bir açığını bekler, bulunca oradan vurur. Laf ucuzdur; iz bırakan emektir.

Her toplantıda bir kişi vardır: en çok o konuşur, en kesin o konuşur, en az o yapmıştır. Fikri yoktur ama cümlesi vardır. Kendi eliyle tek bir bahçe kurmamıştır ama bahçenin nerede yanlış kurulduğunu herkesten iyi bilir. Bu kişi her sektörde var; peyzajda biraz daha görünür, çünkü yapılan iş dışarıda, herkesin gözü önünde durur.

Bilmemenin verdiği bir rahatlık var. Bir işi hiç yapmamış olan, o işin kaç yerde ters gidebileceğini de bilmez. Bilmeyince korkmaz; korkmayınca kesin konuşur. Yapan ise her cümlesine bir “ama” ekler, çünkü sahada her kuralın istisnasını görmüştür. Masada bu tereddüt zayıflık gibi okunur, kesinlik ise bilgi gibi. Oysa tam tersi: tereddüt tecrübenin, kesinlik tecrübesizliğin sesidir.

Laf neden ucuz

Söz, parası olmayan tek malzemedir. Bir teklif hazırlamak gün ister, bir sulama projesi hafta ister, bir parkı yaşatmak yıl ister. Bir cümle kurmak ise saniye. Çalışmayan kişi bütün sermayesini bu tek ucuz malzemeye yatırır ve ona çok iyi olur. Laf cambazlığı bir yetenek değil, bir zorunluluktur: elinde başka bir şey yoktur.

İşin kötü tarafı şu: lafın karşısında emek hep dezavantajlıdır. Emek görünmez, hata görünür. Beş yüz bitkinin dört yüz doksan dokuzu tutar, kuruyan bir tanesi fotoğraflanır. Bakım ekibinin on iki ay düzenli geldiği hatırlanmaz, bir hafta geç gelişi hatırlanır. Çalışmayan kişi bunu bilir. Bütün stratejisi bunun üstüne kuruludur.

Açık bekleyenler

Kendisi daha iyisini yapmaz, çünkü yaparsa onun da bir açığı olur. Bunun yerine bekler. Bir teslim gecikir, bir kalem fazla yazılır, bir raporda yazım hatası çıkar; işte o an gelmiştir. Vuracağı yer, işin bütünü değil, o küçük boşluktur. Çünkü işin bütünüyle ilgili söyleyecek sözü yoktur; o bütünü hiç taşımamıştır.

Bu yüzden eleştirisi hep küçük ve hep sert gelir. Büyük meseleyi, suyun kışın kararlaştırılması gerektiğini, bir parkın açılış gününden sonraki on yılı, bahçıvan yetişmediğini konuşmaz. Onlar emek isteyen konulardır. Bir hata bulmak ise bedavadır ve hemen alkış alır.

Site toplantılarında, ihale masalarında, dernek kurullarında ve artık sosyal medya yorumlarında aynı figür dolaşır. Kendi adına tek bir iş yoktur, ama her işte söz hakkı vardır. Söz hakkı çalışmayla değil, konuşmayla kazanıldığında ortam yavaş yavaş değişir: yapanlar susmaya, yapmayanlar yükselmeye başlar.

Bedeli kim öder

İlk bedeli çalışan öder. Bir süre sonra risk almaz olur; yeni bir şey denemek, yeni bir açık vermek demektir. İkinci bedeli iş öder: açık vermemek için en güvenli, en sıradan olan seçilir. Üçüncü bedeli herkes öder: bir sektörde konuşma, “nasıl daha iyi yaparız” sorusundan “kim nerede hata yaptı” sorusuna düştüğünde, o sektör büyümez.

Ne yapmalı

Laf oyununa girmemek. Lafla lafı yenmeye çalışan, karşısındakinin sahasında oynar ve kaybeder. Emeğin cevabı yine emektir; yavaş çıkar ama uzun sürer. On yıl sonra hâlâ yaşayan park, o günkü toplantıda kimin daha iyi konuştuğunu hatırlamaz.

Kayıt tutmak. Yapılan iş görünmez diye yakınmak yerine onu görünür kılmak: tarihli fotoğraf, bakım raporu, teslim tutanağı. Açık bekleyen kişiye karşı en iyi savunma, bütünün kaydıdır; tek bir kuruyan bitkinin yanına dört yüz doksan dokuz tutanı koymak.

Açığı küçültmek ama sıfır beklememek. Çalışan herkesin açığı olur; olmayan tek kişi hiç çalışmayandır. Birinin tek katkısı hata göstermekse, bu onun ne kadar iyi gördüğünü değil, ne kadar az taşıdığını anlatır.

Ve ayırt etmek. Yapıcı eleştiri işin ortasına girer, elini kirletir, “şöyle olsaydı” der ve çoğu zaman yardım eder. Cüret ise kenarda durur, bekler, bulduğu ilk deliğe parmağını sokar ve etrafına bakar. İkisini karıştırmamak, çalışanların kendi aralarında kurabileceği en basit anlaşmadır.