oncu
/

YazılarWritings ·

Cevabı bilmeden oturmayan soru

Yeni nesil sorular düşünmeyi öğretmek için yazıldı. Ama her şeyi yoruma açık bir soru, ancak cevabı bilen için mantıklıdır. Bu sorularla büyüyen nesil anlatmayı da anlamayı da zor öğreniyor.

Bir sınav sorusu düşünün. Yarım sayfa metin, bir tablo, bir grafik, bir de konuşma balonu. En altta soru: “Buna göre aşağıdakilerden hangisi kesinlikle söylenebilir?” Beş şık var. Üçü birbirine çok benziyor. İkisi de bir açıdan doğru.

Öğrenci okur, bir daha okur. Sonra cevap anahtarına bakar ve şunu der: “Hı, öyle de düşünülebilir.” Soru ancak cevabı gördükten sonra anlam kazanmıştır.

Düşündürmek için yazılan soru

Yeni nesil sorular iyi bir niyetle ortaya çıktı. Ezber yerine yorum, bilgi yerine akıl yürütme ölçülecekti. Öğrenci formülü değil, durumu anlayacaktı. Kâğıt üzerinde doğru bir fikir.

Ama yorumu ölçmek, bilgiyi ölçmekten çok daha zordur. Bir bilgi sorusunun doğru cevabı tektir. Bir yorum sorusunun doğru cevabı ise soruyu yazanın kafasındaki yorumdur. Soru iyi kurulmamışsa öğrenci metni değil, soruyu yazanı tahmin etmeye çalışır.

Cevabı bilmeden oturmayan mantık

Bu soruların çoğunun ortak bir kusuru var: geriye doğru yazılmışlar. Önce cevap belirlenmiş, sonra o cevaba götürecek bir metin kurulmuş. Cevabı bilen için her şey yerli yerindedir; her cümle, her ayrıntı o cevabı işaret eder. Cevabı bilmeyen için ise aynı metin beş farklı yöne açılır.

Öğretmen tahtada çözerken soru çok kolay görünür. Çünkü öğretmen cevabı bilerek okur. Öğrenci evde tek başına okuduğunda aynı soru bir bilmeceye döner. Sonunda öğrencinin öğrendiği şey konunun kendisi değil, soru yazarlarının alışkanlıklarıdır: hangi kelime hangi şıkkı işaret eder, “kesinlikle” görünce neye dikkat edilir, hangi şık genelde tuzaktır.

Bu düşünmek değil, kalıp tanımaktır. Ezberden kaçarken başka bir ezbere varılmıştır.

Mahkemeye düşen soru

Bunun en uç örneği 2024 LGS’de yaşandı. Fen bilimleri testinin 13. sorusunda, tavana ve tahtaya bağlı makaralardan geçen bir iple tahtayı kaldıran işçiler vardı. Soru, tahtanın yalnızca başta ve sonda yatay dengede olduğunu söylüyor, sonra üç yargıdan hangilerinin “kesinlikle” doğru olduğunu soruyordu: işçiler ipi aynı anda mı çekmeye başladı, eşit uzunlukta ip mi çektiler, uyguladıkları kuvvet tahtanın ağırlığından küçük müydü?

Bakanlığın cevap anahtarı C dedi. Bazı öğrenciler ve öğretmenler A olması gerektiğini savundu. Bakanlık iki üniversiteden profesörlerin raporlarıyla soruda hiçbir hata olmadığını söyledi. İş mahkemeye taşındı.

Ankara 3. İdare Mahkemesi Ağustos 2024’te bilirkişi raporuna dayanarak soruyu iptal etti. Gerekçe bu yazının konusunu tek cümlede özetliyor: soru, “okuyan her öğrencinin aynı anlamları çıkarabileceği kadar net” değildi. Karara göre doğru cevabı bulmak 8. sınıfın üstünde kazanımlar istiyordu ve ip ile makaraların ağırlığına dair ifadeleri yorumlamak bir ortaokul öğrencisinden beklenemezdi.

On dört yaşındaki çocuklar bu soruyu birkaç dakikada, liseye giriş sınavında, bir puanın okul değiştirdiği bir yarışta çözmeye çalıştı. Aynı soruyu profesörler tartıştı, bilirkişi inceledi, bir hâkim karara bağladı. Dava açan ailelerden birine göre bu tek soru, çocuklarının gideceği liseyi değiştirmeye yetiyordu.

Kendi aklıyla A’yı bulan çocuk ise o gün yanlış yaptığını öğrendi. Aylar sonra gelen karar da ona doğru demedi; yalnızca sorunun hiç sorulmamış sayılmasına hükmetti. Kimin haklı olduğu sorusu cevapsız kaldı.

Başka yerlerde soru nasıl sorulur?

İngiltere’de 16 yaşındaki öğrencilerin girdiği GCSE sınavlarında sorular bir “komut kelimesi” ile başlar ve her kelimenin anlamı önceden ilan edilir. “Belirt” kısa bir bilgi ister. “Tanımla” bir olayı ya da süreci doğru biçimde anlatmayı ister. “Açıkla” nedenini sorar. Sorunun yanında kaç puan olduğu yazar; iki puanlık bir soru iki şey istiyordur.

Bir soru şuna benzer: “Fotosentezin iki ürününü yazınız. (2 puan)” Ne bilmen gerektiği bellidir. Biliyorsan yazarsın, bilmiyorsan bilmediğini bilirsin. Sınav seni kandırmaya değil, ne bildiğini görmeye çalışır. Zorluk, sorunun ne dediğini çözmekte değil, konunun kendisindedir.

Bu kolay sınav demek değildir. Aynı kâğıtta altı puanlık, uzun yazılı cevap isteyen sorular da vardır. Ama orada da öğrenciden beklenen bellidir: düşün, sonra düşündüğünü kendi cümlelerinle anlat. Tahmin edilecek bir yazar yoktur.

Şaşırtmacanın bedelini fark eden ülkeler de var. Güney Kore’nin üniversite sınavı Suneung, yıllarca “katil sorular” denen, okulda öğretilmeyen konulara uzanan aşırı zor sorularla bilindi. Bu soruları çözebilmenin yolu dershaneden geçiyordu. 2023’te hükümet bu soruları sınavdan çıkarma kararı aldı. Cumhurbaşkanlığına göre böyle sorular çocuklara karşı haksızdı, bir tür oyun oynamaktı. Bakanlığın yaklaşımı da açıktı: okulda öğretilmeyen sınavda sorulmaz, ayırt edici soru müfredatın içinde de yazılabilir.

Ders basit: sınav öğrencinin bildiğini ölçmeli, soru yazarının kurnazlığını değil. Şaşırtmaca değil, gerekli soru sorulmalı.

Kim kaç öğrenci bırakacak

Aynı hastalık sınav salonuyla sınırlı değil; üniversitede de yaşıyor. Makine mühendisliği okudum. Bölümümüzde termodinamik dersi yıllarca korkuyla anılırdı; geçme oranının yüzde on civarında olduğu konuşulurdu. Hocalar arasında sessiz bir yarış vardı: kim kaç öğrenci bırakacak. Sınıfta kalan öğrenci sayısı, dersin ciddiyetinin kanıtı gibi görülürdü.

Bir dönem derse Amerika’dan bir profesör geldi: Yunus Çengel. Dünyada en çok okutulan termodinamik kitaplarından birinin yazarı; kitabıyla Amerikan Mühendislik Eğitimi Derneği’nin (ASEE) yazarlık ödülünü iki kez almış biri. Ben de o sınıftaydım. Onun sorularıyla hepimiz dersi geçtik.

Sorular kolay değildi. Ama açıktı. Ne istendiği belliydi, öğretilen şey soruluyordu. Yıllarca o dersten kalanlar konuyu bilmedikleri için değil, kendilerine sorulan sorunun ne istediğini çözemedikleri için kalmıştı. Değişen öğrenciler değil, sorulardı.

Aynı fakültede teknik çizim hocamız Yaşar Karagöz’ün ölçüsü ise bütünüyle keyfiydi. Arada bir, canı istediğinde ödevleri hiç bakmadan geri verirdi. Yüz alması gereken kâğıdıma yirmi verdi. Not ancak dava açmaya hazırlandığımda düzeldi; itiraz etmeseydim bir yılım daha gidecekti. İtiraz etmeyenler, etmeyi göze alamayanlar için bu hayatlarından yıllar demekti. Sinir krizi geçiren, okulu bırakan arkadaşlarımız oldu.

Bu keyfiliğin öğretimdeki karşılığı da zayıftı. Okullar bilgisayarla çizime geçmişken bize yalnızca elle çizim öğretildi; çünkü hocanın bildiği oydu. Bizi geleceğe değil, kendi geçmişine hazırlıyordu.

İki hoca, iki ölçü. Biri öğrenciyi bildiği ölçüde geçirdi, öteki bilmediği bir kuralla bıraktı. Hangisinden ne öğrendiğimiz de, kendimize ne kadar güvendiğimiz de buna göre şekillendi.

Özgüvenin aşınması

Bu soruların en sessiz bedeli özgüvendir. Bir öğrenci metni dikkatle okuyup mantıklı bir cevap verir ve yanlış çıkar. Bir kez olur, beş kez olur, yüz kez olur. Sonunda öğrenci şunu öğrenir: kendi aklıyla vardığı sonuca güvenmemelidir.

Bilgi sorusunda yanlış yapan çocuk bilmediğini bilir; gidip öğrenir. Yorum sorusunda yanlış yapan çocuk ise neyi bilmediğini bile bilemez. Doğru düşündüğünü sanmıştır, ama doğru sayılan başka bir düşünce vardır. Bunu yıllarca yaşayan çocuk, düşünmenin kendisinden çekinmeye başlar.

Okul burada çocuğa “sen yanlış düşünüyorsun” demiş olur. Oysa çoğu zaman yanlış olan çocuğun düşüncesi değil, sorunun kuruluşudur.

Anlatamayan, anlayamayan nesil

Bir şeyi anlamanın en iyi kanıtı onu başkasına anlatabilmektir. Ama bu sistemde kimse çocuktan bir şey anlatmasını istemez. Çocuk beş şıktan birini işaretler. Neden o şıkkı seçtiğini kimse sormaz.

Yıllar boyunca uzun metinler okuyup tek bir harf yazan bir çocuk, kendi cümlesini kurmayı öğrenemez. Bir fikri baştan sona anlatmayı, bir itirazı düzgünce dile getirmeyi, karşısındakinin ne demek istediğini sabırla dinlemeyi öğrenemez. Okuduğu metinlerde bile asıl soruyu aramaz; “bunun cevabı hangi şıkta” diye bakar.

Sonuç gündelik hayatta görünür. Bir işe başlayan genç, kendisine verilen talimatın ne istediğini anlamakta zorlanır. Bir e-postayı ya da bir raporu kendi cümleleriyle yazamaz. Bir konuşmada karşısındakinin ne söylediğini değil, ne söylemek istediğini tahmin etmeye çalışır; tıpkı sınavda soru yazarını tahmin ettiği gibi.

Ne yapılabilir?

Yapılabilecek çok şey var. Soru, cevabı bilmeyen birinin de takip edebileceği şekilde yazılabilir. Okulda öğretilmeyen sınavda sorulmayabilir. Çocuktan bir harf yerine bir cümle istenebilir. Not, hocanın keyfine değil, herkesin önceden bildiği bir ölçüye bağlanabilir. Bunların hiçbiri yeni bir buluş değil; başka ülkelerde yıllardır uygulanıyor, bazıları kendi hatalarını görüp düzeltti.

Ama insan bir noktadan sonra şunu düşünmeden edemiyor: bu kadar açık bir çözüm varken uygulanmıyorsa, belki de sorun bilinmediği için değil, bilerek böyle bırakıldığı için sürüyor. Kendi aklına güvenmeyen, derdini anlatamayan, karşısındakini anlamakta zorlanan bir nesil, birileri için yanlışlıkla değil, işine geldiği için yetişiyor olabilir.