Herkes win-win, bizim buralar lose-lose
Dünyada iş iki tarafın da kazanmasıyla kurulur. Burada ilk hedef karşı tarafın kazanmaması. Girişimcinin yaptığı önce küçümsenir, sonra bedava istenir; sonunda ikisi de kaybeder.
Dünyanın çoğu yerinde bir anlaşmanın adı win-win: ben kazanayım, sen de kazan, yarın yine görüşelim. Bizim buralarda aynı masanın adı lose-lose. Alan, satanın kazanmasını hazmedemez; satan, alanın bunu hazmedemeyeceğini bildiği için işi baştan eksik yapar. Fiyat maliyetin altına çekilir, kalite fiyatın altına iner, iş teslim edilir, iki taraf da kaybeder. Buna “ticaret” deriz.
Bu düzenin bir de özel bir kurbanı var: bir şey yapan kişi. Tasarım, yazılım, proje, marka; elle tutulmayan ne varsa bu ülkede önce küçümsenir, sonra bedava istenir.
“Ben bunu Paint’te yaparım”
Bir logo, bir kroki, bir sunum, bir sulama planı gösterin; birisi mutlaka “ben bunu Paint’te yaparım” der. Belki yapar da. Yapmaz ama; o cümle yapmak için değil, fiyatı indirmek için kurulmuştur. Pazarlık, ürünün değerine değil, ürünü yapanın değerine saldırarak başlar. İş kolay görünürse ucuz olur; ucuz olursa belki bedava olur. Bütün hesap bu.
Aynı cümlenin yeni sürümü: “Zaten yapay zekâ yapıyor.” Bir programı anlatırsınız, hesabını, sahada nasıl çalıştığını; cevap “bunu artık yapay zekâ yapıyor” olur. Yapay zekâ çok şey yapıyor, doğru. Ama hangi problemi çözeceğine, hangi hesabın doğru olduğuna, neyin saha gerçeğine uyduğuna karar vermiyor. O kararı veren, yanlış çıkınca bedelini ödeyen, müşterinin telefonuna çıkan hâlâ bir insan. “Yapay zekâ yapıyor” diyen kişi de yapay zekâyla hiçbir şey yapmış değil; sadece sizin yaptığınızı ödemeden almanın yeni bir gerekçesini bulmuş.
Paint’te yapılabilen de, yapay zekâya yaptırılabilen de aynı soruyla ortada kalır: yaptınız mı? Yapmadıysanız, konuşulan şey aracın kolaylığı değil, emeğin fiyatıdır.
Neden kazan-kazan olmuyor
Bir kere, ilişkiler tek seferliktir. Karşıdaki adamla bir daha iş yapmayacağınızı düşünürseniz, bugün ondan koparabildiğiniz kadar koparırsınız. Dünyada iş yapanlar ikinci anlaşmayı düşünerek birinciyi imzalar; burada birinci anlaşma son anlaşma gibi yapılır.
İkincisi, kazanç sıfır toplamlı sanılır. Karşı taraf kazandıysa ben kaybetmişimdir; o zaman tek güvenli durum, kimsenin kazanmamasıdır. Bir iş iki tarafa da yaramışsa bunda bir tuzak aranır.
Üçüncüsü, enayi olmamak kazanmaktan kıymetlidir. Bir işten iyi sonuç alıp “acaba fazla mı ödedim” diye huzursuz olan çok; bir işi berbat ettirip “bari ucuza geldi” diye rahat eden daha çok. Kaybetmek kabul edilebilir, kandırılmış görünmek edilemez.
Bu üç alışkanlık bir araya gelince masada kimse kazanmaz. Satan da bunu bilir; teklifine baştan “nasıl olsa kırılacak” payını koyar, işe “nasıl olsa beğenilmeyecek” eksiğini bırakır. Döngü kapanır.
Bedeli
Bir şey yapan kişi için iki yol kalır. Ya yaptığını, beklenen kadar ucuz ve beklenen kadar vasat yapar; ya da yaptığını başka bir yerde, kıymetinin bilindiği bir pazarda anlatır. İkisi de burayı fakirleştirir. Birinci yolda piyasa ödediği kadarını alır ve “burada iyi iş yok” diye yakınır. İkincisinde iyi iş burada yapılmış olur ama burada satılmaz.
Geriye, Paint’te yapılabilen işlerin yapıldığı, yapay zekânın yaptığı sanılan işlerin yapılmadığı bir piyasa kalır. Herkes kârlı çıktığını sanır; kimse kârlı değildir.
Ne olur
Bir tek şeyin değişmesi yeter: karşı tarafın kazanmasına tahammül etmek. Satanın kârı, alanın bir dahaki sefere de aynı kalitede iş alabilmesinin tek güvencesidir. Kâr etmeyen usta gelmez, kâr etmeyen yazılımcı güncellemez, kâr etmeyen tasarımcı bir dahaki logoyu Paint’te yapar.
Win-win bir zekâ meselesi değil, alışkanlık meselesi. Lose-lose de öyle. Alışkanlık ise, kimse ne kadar “burası böyle” dese de, değişebilen şeydir.